GELECEK 50 YIL
21. yüzyılın ilk yarısında hayat ve bilim
Editör: JOHN BROCKMAN
Kitabın 'Pratik açıdan gelecek' başlıklı ikinci bölümden hoş bir makale...
Kitabın birinci bölümü olan 'Teori açısından gelecek' kısmını ikincisine göre baya zorlanarak okudum...Aşağıdaki makaledeki fikirlerin ve öngörülerin üzerinde düşünmeye değer olduğu kanaatindeyim.
Diğer ilginç makaleler için kitabı almanız en azında ikinci bölümü için şiddetle tavsiye ederim.
Birinci kısım kuantum fiziği,matematik ve uzay ağırlıklı ve eğer uzmanlık alanınız değilse aşırı derecede sıkıcı ve anlaması da bir o kadar zor....
Roger C. SCHANK
Gelecekte Daha Akıllı Olacak mıyız?
Zekâ mutlak mıdır? İnsanoğlu zaman içinde daha akıllı hale gelir mi? Bunun cevabı zekâyla neyi kastettiğimize bağlı elbette. Kesinlikle daha bilgili hale geliyoruz. Veya en azından öyle görünüyor. Ortalama bir çocuğun erişebildiği bilgi zenginliği, elli yıl önce çocukların erişebildiği düzeyden hatırı sayılır ölçüde yüksel; buna karşılık çocukların elli yıl önceki kadar iyi eğitilmediğini ve okullarımızın beklentilerimizi boşa çıkardığını ileri süren insanlarda var.
Günümüzde akıllı olmanın ve eğitimli olmanın ne anlama geldiğine dair sorular bilimsel sorgulamanın merkezinde yer almadığı gibi: popüler söylemin de merkezinde yer almıyor. Bununla birlikte hayatımızı zekâ ve eğitim konusunda örtülü olarak anladığımız fikirlere göre sürdürüyoruz. Bu fikirler önümüzdeki elli yılda ciddi sınavdan geçecek.
Yaklaşık on yıl önce, Encyclopadia Britannica’nın yayın kuruluna katılmam istendi. Öteki üyeler çoğunlukla seksenli yaşlarda ve klasik bilgin tipli insanlardı. Hem bir fen adamı, hem de herkesten çok daha genç olmam nedeniyle, söylediğim şeylerin çoğu tuhaf bakışlarla karşılandı. Kurul üyelerine, getireceği maliyetin aynı kalması halinde, şimdikinin on katı büyüklüğünde bir ansiklopedi çıkarmaktan mutluluk duyup duymayacaklarını sorduğumda, şimdiki ansiklopedinin tam doğru miktarda bilgi içerdiği gerekçesiyle hayır karşılığını verdiler. Her ne kadar ‘dünya çapında ağ’ denen şeyin gelişimini açıklamaya çalıştımsa da, neyi amaçladığımdan hiç haberleri yoktu. Daha sonraki bir toplantıda, gelecekle ilgili benzer savlarda bulunduğumu duymuş olan ve 1940’ların edebiyat kahramanları arasında yer alan Clifton Fadiman şöyle bir tepki gösterdi: ‘Öyle sanıyorum ki, bizden daha az eğitim görmüş kafaların çok geçmeden Encyclopedia gibi kurumların başına geçeceğini hepimiz kabul etmek zorunda kalacağız.’
Encyclopadia Britannica’nın o sıradaki yayın kurulu başkanı şimdi aramızda olmayan Mortimer Adler’di. ‘Batı ’Dünyasının Büyük Kitapları’ denen ve şimdi olduğu gibi takım halinde satılan bir diziden sorumluydu. Kitaplar dünyanın bilgi birikiminin bütün büyük yazılı eserlerini temsil ediyor-en azından Adler ve meslektaşlarına göre öyle. Dizi çoğunlukla yirminci yüzyıldan önce yazılmış kitaplardan oluşmaktaydı. Diziye alınabilecek bazı yeni kitapları düşünüp düşünmediğini sordum Adler’e. Önemli düşüncelerden çoğunun zaten yazıya dökülmüş olduğu cevabını verdi.
Bütün büyük düşüncelerin önceden düşünülmüş olduğu kanısı, eğitim ve zekâ konusundaki Amerikan anlayışına çok uzun bir süreden beri hakim. İşte size 1745’te Harvard College’a giriş şartları:
Eğer talebe, Tullus veya onun gibi bir klasik Latin Yazarını exterporare okuyabiliyorsa, sahih Latince manzum ve nesri Suo Marte yazı konuşabiliyorsa, Yunan dilindeki İsim ve Fiil paradigmalarının çekimlerini mükemmel yapabiliyorsa, b durumda Colledge’a alınabilir; aksi taktirde böyle bir ehliyeti kazanmadan kayıt müracaatında bulunmamalıdır
‘Büyük kitaplar’ dizisinin ve 1745’teki Harvard’ın ortak yanı, şu temel varsayımdır: İnsanı ve kurumlarını öğrenmede yeterli yetkinliğe eski çağlarda varılmıştır; dolayısıyla eğitim sizden önce gelenlerin düşüncelerini iyi okumanızı ve su gibi bilmenizi gerektirir. Bu bakış açısına göre, eğitimli kişi çeşitli tarihsel, felsefi ve edebi konuları bilgili bir şekilde tartışabilen insandır. Eğitimli –ve dolayısıyla akıllı –olmak, geçen yüzyıl ve ondan önceki yüzyıllar boyunca kafada bilgi biriktirmeye, yani başkalarının fikirlerini aktarma ve belli fikirlere bir ölçüde aşina olma becerisine bağlanmıştır. Eğitim bilgi biriktirme anlamına gelmiş ve zekâ da halkın tasavvurunda çoğu kez kişinin bilgi birikimini sergilemenin ötesinde pek bir anlam taşımamıştır.
Peki, ama bilgiler duvarda gömülü olursa ne olacak?
Elli yıl sonra: bilgi edinmek öylesine kolay hale gelecek ki, insanın öğrenmek istediği şeyi yüksek sesle söylemesi yeterli olacak. Duvardan anında gelen bir cevap duyulacak –içinde epey teknoloji yüklenerek güçlendirilmiş duvarlardan tabii. En yakınınızdaki aygıta dönerek Freud’un üst benlik konusunda ne söylediğini sorabildiğiniz, Freud’un (ya da görünüş ve ses bakımından ona çok benzeyen birinin) ağzından bunu dinleyebildiğiniz ve eğer kulak verip onlarla tartışmak isterseniz, geçmişteki beş karşıt görüş önderini alternatif fikirlerini sunmaya hazır halde bulabildiğiniz bir ortamda, Freud’un üst benlik konusunda ne söylediğini şıp diye bilmenizin pek bir anlamı olmayacaktır.
Zekâ sırf sorularınızın cevaplarını öğrenmiş olma becerisi midir, yoksa hangi soruları soracağınızı bilme becerisi midir? Cevapların değeri düştükçe, soruların değeri artar. Çok uzun bir süreden beri cevap temelli bir toplumda yaşıyoruz. Bunun belirtileri her yerde görülüyor: insanların izlediği ‘Riziko’ ve ‘Kim milyoner olmak ister?’ gibi televizyon şovlarında; insanların oynadığı ‘Trivial Pursuit’ gibi genel kültür oyunlarında; en çok da cevapların not getirdiği okullarda. Sınav yapmak gittikçe okullarımızın başlıca kaygısı haline geliyor. Okul soru sormayı öğretmekten ziyade cevapları öğrenmeyi sağlayıcı bir rejime dönüşmüş durumda.
Yeni teknolojiler bu durumu bütünüyle değiştirecek. Cep hesap makinesi satışa çıktığında, insanlar hesap makinelerinin matematik sınavlarında da pekâlâ kullanılabileceği görüşünü gündeme getirmişti. Ne de olsa böyle araçları artık her zaman bulundurmak mümkün olacaktı. Bunun bir sonucu olarak, matematik sınavlarında uzun bölme işlemlerinden daha özlü konulara ağırlık verilmeye başlandı. Yapay zekânın günlük araçlar arasına girişi aynı etkiyi gösterecek. Makinelerin her yerde ulaşılır hale gelmesiyle ve bizi ilgilendiren her türlü şeye dair sorulara cevap verilmesiyle birlikte, her kişinin olgusal bilgi hazinesi olmasına yüklediğimiz değer azalacak. Kasabadaki en bilgili kişinin aktarılacak bilgilere sahip olduğu ve geriye kalan bizlerin oturup bunları ezberlemeye mecbur olduğumu anlayışına dayalı eski okul tasarımı, yerini bilgi edinmeye ilişkin yeni tasarılara bırakacak. Bilgi artık edinilmeye değer bir meta olarak görmeyecek. Kolay elde edilen her şey toplumun gözünde değer yitirir ve aynı durum bilginin başına gelecektir.
Değer verilen şey güzel sorular olacak. Bilgisayarla ancak buraya kadar, sözlerini duyacağız insanlardan.
Şöyle bir şeyi hayal edin: Oturma odanızda oturmuş eşinizle sohbet ediyorsunuz ve bir konuda anlaşmazlığa düşüyorsunuz. Bir cevap için duvara dönüyorsunuz. ‘Kim haklı?’ diye üsteliyorsunuz. Duvar sohbetinize katılmaya elverişli bir dizi sanal insan bulunduğunu belirtiyor. Daha önce adını duyduğunuz ya da konuştuğunuz bazı karakterleri seçiyorsunuz. Bunu canlı bir tartışma izliyor. Zamanla bilgisayarın kolektif bilgi deposunun sınırına varılıyor. Duvarlar işe yarar daha fazla şey bilmiyor. ‘o halde bu heyecan verici bir soru!’ diye sevinçle bağırıyorsunuz. Güzel bir soruyu bilmek, sizi diğer canlı insanlarla bir tartışmaya girmek için hazır hale getiriyor. Bunu duvarlara bildiriyorsunuz ve benzer sorulara ilgi duyan insanların hepsi birdenbire oturma odanızda (sanal olarak) toplanıyor. Bunun mümkün olduğu bir dünyada, eğitimli olmak ne anlama gelir? Akıllı olmak ne anlama gelir?
Eğitimi bu soru çerçevesinde düşünmek için, böyle bir dünyada çocuğun hayatının nasıl olacağını sormamız gerekir. Şu anda bildiğimiz şekilde okul, elli yıl sonra ilgisizlik yüzünden kuruyup gitmiş olacak. Sanal deneyimlere kolayca ulaşma olanağı varken dünyanın en iyi öğretmenleri her an sanal ortamda hazır dururken, olgusal bilgileri öğrenmek için ne diye okula gidilsin ki? Eğitim – daha iki yaşından itibaren – sorularınıza cevap vermeye ve yeni sorular yöneltmeye hazır akıllı kılavuzlarla birlikte ilginç dünyaları keşfe çıkmak anlamına gelecek. Meraklı çocukların önüne dünya üstüne dünya çıkacak. Böylece bir toplumdaki eğitim hangi sanal(ve daha sonra gerçek) dünyalara girdiğinizle ve söz konusu dünyalarda ne kadar şey öğrendiğinizle ilgili bir konu olacak.
Fadiman’ın yukarıda aktardığım dokundurmasına, kafaların daha az eğitilmeyeceği, sadece farklı eğitileceği karşılığını verdim. Onun dünyasında eğitimli kafa Harvard’da (veya eşdeğer bir okula) yetişmiş ve Batı düşüncesindeki başlıca fikirlere aşina kişi demekti. Onun eğitim anlayışı söz gelimi JAVA’da program yazabilmeyi ya da nörolojinin temel ilkelerini anlayabilmeyi kapsamıyordu. Önümüzdeki elli yılda hala Harvard olacak, ama yayın onayının değeri muazzam ölçüde değişmiş olacak.
En derin anlamıyla eğitim her zaman bilmekten çok yapmakla ilgili olmuştur. Tarihte Aristoteles’ten (‘Yapabilmek için öğrenmemiz gereken şeyleri yaparak öğreniriz’) Galileo’ya (‘Bir kişiye hiçbir şey öğretemezsiniz; ancak içindekini keşfetmesine yardımcı olursunuz ’), A.S. Neill’dan (‘Duyarım ve unuturum; görürüm ve unuturum; yaparım ve anlarım’), Einstein’a (‘Bilginin tek kaynağı deneyimdir’) kadar birçok bilge kişi buna işaret etmiştir. Ne var ki, okullar bu bilgeliği göz ardı etmiş ve John Dewey’in sözleriyle, ‘bilgi bombardımanına tutarak öğrenme’ yolunu seçmiştir.
Mevcut kurumların yerini almak üzere ortaya çıkan sanal okullar, verdikleri diplomalardan çok sundukları deneyimlerden dolayı öğrencileri çekecek. Bir öğrenci bu deneyimleri öğrenmeye karar verdiğinde bunlar elinin altında olacağından üniversiteye on sekiz yaşından çok önce başlayacak. Çeşitli sanal deneyimlerdeki başarı bizi yenileriyle karşılaşmaya özendirecek, aşağı yukarı video oyunlarının şimdi yaptığı gibi. Diploma veren kuruluşlar aldığınız dersler yerine, daha çok yapabildiğiniz şeyler – elde ettiğiniz sanal meziyet rozetleri- üzerinde titizlenecekler.
Uğraş alanları kendilerine özgü deneyimler yaratacak. Harvard ya da Columbia’nın fizik dersleri sunması yerine, dünyanın dört bir yanından fizikçiler sanal-eğitim-dünyası tasarımcılarıyla birlikte çalışarak, fizik deneyimleri yaratmaya yönelik yazılımlar hazırlayacak. Bu deneyimler herkese açık olacak. En akıllı insanların, dersleri ne kadar iyi öğrendiklerini anlamak üzere sınavlar uygulayan okullarda en iyi notları almış kişiler olduğu yolundaki eski anlayış; en akıllı öğrencilerin, yazılımlar için cevaplandırılmak üzere insanlara gönderilecek sorular yönelten kişiler olduğu anlayışına dönüşecek. Zekâ bir eğitim deneyiminin sınırlarına varma becerisi anlamına gelecek.
Bütün bu yenilikler sonucunda, bir toplum olarak kolektif düzeyde daha akıllı olacak mıyız? Düşünmeye dönük ham kapasite açısından, insanlar geçmişte olduğu veya gelecekte olacağı kadar akıllıdır. Ama zeki bir mağara insanı, dünyaya ilişkin sınırlı bilgilere ve geçmiş çağlardan kalma sınırlı bilgi birikimine ulaşabilecek durumda olduğu için, ancak bildiği araçların parametresi içinde iş görebilirdi. İnsanların ve yarattıkları kurumların doğası kendisinden sonra gelen Yunanlar kadar iyi anlamış olabilir. Daha sonra gelen Yunanlar düzeyinde bir zekâya sahip olabilir. Ama mutlak anlamda pek akıllı değildi; çünkü yaşayarak öğrenmediği çok şey vardı.
Aynı şey bizim Yunanlara bakışımız için de geçerlidir elbette. Aristoteles günümüzde hala uğraştığımız meselelerle uğraştığı ve bu meselelerde derin kavrayışlara vardığı için çok zeki görünür. Buna karşılık, çok az deneyimin edindiği, bizim ise çok daha fazla deneyim kazandığımız konulara yaklaşımındaki toylukla bazen nerdeyse gülünç duruma da düşer. Her kuşak bir sonrakine bıraktığı deneyimleri geliştirir. Ama önümüzdeki kuşakta olağanüstü boyutlarda bir sıçrama yaşanacak. Şu anda öğretmenlerin, sınıfların ve ders kitaplarının var olmasına elli yıl sonra neredeyse gülünecek. İnsanlar dönüp geriye baktığında, eğitim anlayışımızı değiştirmenin niçin o kadar uzun zaman aldığını, üniversiteye giriş sınavı puanlarına niçin o kadar önem verdiğimizi veya cevapları ezberlemeyi niçin bir zekâ belirtisi saydığımızı soracak. Eğitim devletçe öngörülmüş görüşleri aşılaması gerektiği anlayışı -1700’lerde cüretkârca belirtilen ve günümüzde çok az kabul gören bir fikir- ürkütücü görünecek. Bazı devletlerde hala yaygın olan ve bilgisayar erişiminden yoksun ülkelerde hala mümkün olan bilgi üzerindeki devlet denetimi arkaik bir anlayış haline gelecek. Çok fazla deneyime çok kolay ve ucuz ulaşılabilmesi nedeniyle, kişilerin herhangi bir deneyimi yaşaması önlenemeyecek. Devletler şu anda egemen oldukları eğitim alanında yer almanın hayalini bile kurmaktan vazgeçmek zorunda kalacak ve sanal deneyimlerin geniş çaplı dağıtımını denetim altına tutamayacak – şimdi birbirin ardı sıra ülkelerde devletlerin televizyonu ve bilgisayar erişimini denetleyemez duruma düşmelerine oldukça benzer bir şekilde.
Önümüzdeki elli yılda deneyimin ve ilgi alanını genişletme becerisinin esas zekâ ölçüsü ve esas ifade özgürlüğü olduğunu anlamaya başlayacağız. Sanal deneyim yaratma önemli bir sanayiye dönüşecek; evlerimize sanal deneyimler egemen olacak; okullarımızın yerini sanal deneyimler alacak. Şimdi video oyunlarında ve bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz şeyler gerçekliğimiz haline gelecek. Günümüzde ‘Everquest’ gibi oyunlar yüz binlerce oyuncuyu çekiyor; bunlar statü kazanma, ilişki kurma ve çeşitli sanal nesneler edinme çabasıyla sanal dünyalarda yaşıyor. Bu oyunlar katılımcıların gözünde öylesine gerçek ki, kullandıkları sanal nesneleri e-Bay sitesinde satışa sunuluyor, hem de yüksek fiyatlarla. Birçok oyuncunun tamamen bu oyunlara dayalı bir sosyal yaşamı var. Gelecekte sanal dünyalar çok daha karmaşık hale gelecek ve hatta gerçek dünyayla iç içe geçecek.
Herhangi bir günde istediğimiz her yere gerçekten de gidebileceğiz ve herkes bize nerde bulunduğumuzu ve orada nasıl deneyimler yaşadığımızı soracak. Girdikleri sanal dünyalarda bizden daha fazla deneyim kazanmış kişileri arayacağız. Gerçek zekâ ölçüsünde belirleyici etkenlerin, henüz cevabı bulunmamış sorular be bunları üzerine eleştirel düşünme yeteneği olduğunu anlayacağız. Haliyle bu son fikir üniversitelerde bugün iyi anlaşılıyor; ama iş dünyasında veya devlet katında gerçekten kavranmış. Politikacılar basit indirgeyici bakış açıları istiyor, öğretmenler doğru cevaplar istiyor, medya ülke çapında ilgi görecek pembe diziler istiyor, diploma veren kuruluşlar not istiyor. Böylece bir toplumda akıllı sayılanlar, ona istediği şeyleri sunmayı başaranlardır. Bilgi ve zekâ arz-talep temelindeki böyle bir bakış karşısında, Clifton Fadiman bile kendisini açıkta kalmış hissedecektir. Yine de, o ve onun kuşağından kişiler kendilerini bütün bunların yukarısında tutabilir ve ‘Büyük Kitaplar’ üzerine konuşabilirler.
Bir keresinde, nasıl öğretim verdiklerini anlamak üzere bazı meslek yüksekokullarını incelemem istenmişti. Geleceğin aşçılarının okuduğu bir sınıfta; her öğrencinin kendi mutfak donanımı vardı ve hepsi yemek pişirmekle meşguldü. Bütün söyleyebildiğim şey, eklemeye değer başka ilginç hiçbir şey görmediğimdi. Okul öğrencilere iş yaptırarak, işi yapmayı öğretmekteydi. Böyle bir yaklaşım meslek yüksekokullarında radikal olmamakla birlikte, diğer yükseköğrenim kurumlarında radikal sayılır. İş yapmaya dönük daha fazla araç sunuldukça, iş yapmak önem taşıyacak. Benim çalıştığım Carnegie Mellon’da, yeni öğrenciler kampusa girer girmez kendi bilgisayarlarını monte etmek ve sonraki dört yıl boyunca o bilgisayarı kullanmak zorunda. Bu kurma işleminden sonra bilgisayarların nasıl çalıştığını anladıklarına emin olabilirsiniz.
Gerçekçi performans ortamlarına dayanan bir eğitim sisteminde neler bildiğiniz değil, neler yaptığımız önem kazanır. Önemli düşünsel meseleler sanal eğitim dünyasındaki öğrencilerin etkileşimlerinden doğan sorular etrafında dönecek.
Eğitim ortamları sorular için üstelediğinde, sorulara nasıl varıldığını sorduğunda ve söz konusu soruların ortaya çıkardığı deneyimleri bilmek istediğinde, bilgisayarların sunduğu köklü değişim gerçekleşmiş olacak. Hepimiz yeni deneyimlerden korkmama anlamında akıllı, hem de çok daha akıllı olacağız. Bu deneyimleri bulma yollarını öğreneceğiz ve onlardan öğrendiklerimizle gelişeceğiz. Kafalarımı farklı biçimde eğitilecek ve düşünsel dünyamıza sosyal ya da fen bilimcileri değil, o ortamda bulunan ve dolayısıyla merak duyan deneyimciler yön verecek.
Roger C. SCHANK